İçeriğe atla
Ebrar Duman

Ebrar Duman

@Seiriosellis

Kurucu Üye
Katılım Nisan 2026
Ebrar Duman
Ebrar DumanDüşünce
9sa

Aynaya sorar hâlini, cevap hep muhalefet,

Dün dediğini bugün inkâr, içinde küçük bir hükümet.

Gökyüzü ekrana dönüşmüş,

Etik serbest kiralık bulutlar reklam.

Kaybetmekte ustalaşmış,

Şampiyonluk onuru yalan,

Her yarış önde başlar, bitiş çizgisi hayal alan.

En önde kaybeder yine; yarış olsa da sonlarda etik alan.

Doktor reçeteye umut yazdı, günde iki kez alınan,

Yan etkisi: gerçeklerle çarpışınca anlaşılan.

Ben hâlâ kendi gölgemle tartışıyordum,

“Sen kim, ben kim?” diye soran;

Eğer ben yoksam, sen kim olan?

Kara mizah bu: iktidarın gülümseyişi kadar ölümcül,

Sorgulamak suçsa, anlamaya çalışana cezan.

Hayat zaten uzun bir şaka,

Punchline’ı ben oldum… gülenler sessiz, unutulmuşhaka.

Ve ben, tek oyuncu; punchline’ı kendi gözyaşlarımla yazan.

3
Ebrar Duman
Ebrar DumanDüşünce
9sa

Bir damla suyun yüzeyinde yüz yüzler içinde yüzlerce damla.

Aşkın giyotini iniyor en masum cümlelerin başına

İnancımı firhistledim fakat

Parçalanıp elimden yere düşen 99 boncuk, gökyüzüne çarpıyor.

Her biri kendi içinde bir evren,

Elimde kalan ipi prangalı hislerin ağırlığıyla sallanıyor.

İnsan en çok susarken kopuyor hayattan,

gürültü yapmadan dağılıyor, iz bırakmadan siliniyor.

Ben de öyle yapıyorum işte;

büyük vedalar etmeden, kapıları çarpmadan, kimseyi uyandırmadan çıkıyorum artık.

İçimden zamanın gölgesi ömrü kemiriyor,

zincirler görünür hale geliyor, görünmeyenler felsefe yapıyor.

Bir müzayede salonu kalbim;

en kıymetli anılar, en ucuza gider,

“satıyorum” derim, “vazgeçtim” diye yankılanır içimde. İntihar etmiş bir ressamın tablosu gibi

herkes bakar, kimse anlamaz.

şimdi boş bir çerçeve gibi duvarda asılı:

içi alınmış, kendisi unutulmuş.

Kayıp ve esaret birbirine karışıyor,

hapsolmuş düşünceler duvarları sertleştiriyor,

görünmez fikirler zincirlenmiş kuş gibi çırpınıyor;

kanat çırpışı bile esirliğe dönüşüyor.

Haysiyet, özgürce fırlayan yıldız;

ayak bileğine dolanan ip, tek renkli ışık gibi sızıyor ama hemen sönüyor.

Bütün hisler eriyor,

düşünceler ışık oluyor, ışık düşünceye, renk zincire dönüşüyor.

Zincirler eriyor, parlıyor, nefes oluyor;

nefes zincir oluyor.

1
Ebrar Duman
Ebrar DumanDüşünce
9sa

Belki de farkındalık dediğimiz şey

aydınlanmaya ait değildir.

Belki yalnızca

karanlığın inkâr edilemezliğine teslimiyettir.

Tanıdıklığın içkin bir yabancılığa evrilmesi bu

öznenin kendi üzerine gecikmeli bir tesadüf gibi kapanması.

Bende neyi tetikledin!!!

Evvelce kesinlik atfettiğim her şey

şimdi yalnızca semantik bir tortu.

İnşa ettiğim inanç dizgeleri,

içselleştirilmiş korku arşivleri,

hatta “ben” olarak işaretlediğim o merkezî kurgu bile retorik bir alışkanlıktan ibaretmiş meğer.

Adlandırma edimim yetersiz kalıyor yine:

bu bir uyanış mı,

yoksa öznenin kendi içinde çözülerek çoğalan bir dağılması mı?

Suskunluğun, söylemin ötesinde bir yoğunluk taşıyor.

Konuşmadıkça daha belirginleşiyorsun

yokluğunun içinden kurulan bir mevcudiyet gibi.

Bu ne tür bir farkındalık kipidir?

Algı genişledikçe özne daralıyor,

idrak arttıkça benlik eksiliyor.

Artık eskiden sandığım kişi değilim;

ama yerime geçen şey de tanıdık bir kategoriye yerleşmiyor.

Aynaya bakıyorum

yüzey sabit,

ama içerideki yerleşim bütünüyle tahliye edilmiş gibi.

Fail sensin diyebilir miyim?

Yoksa bu, öznenin nihayet kendi üzerine katlanma anı mı?

Tuhaf!!

İnsanın kendine doğru uyanması

ama bu uyanışın bir kendilik garantisi sunmaması.

Sen kimsin öyleyse!!!

Bir düşüncenin kendi sınırını aşma çabası mı,

gecikmiş bir yüzleşmenin infilakı mı,

yoksa içeride yıllardır eşiğinde beklenen o kapının

nihayet içeri doğru açılması mı?

Temas ediyorsun!!!

ama tensel değilsin.

Konuşuyorsun

ama dilsel değilsin.

Şimdi seninle ne yapacağım!!!

Geriye dönemem

çünkü gerinin kurgu olduğunu ifşa ettim.

İleriye gidemem

çünkü bu süreç yalnızca teleolojik bir ilerleme değil.

Bir zamanlar doğruluğuna iman ettiğim her önerme

şimdi yalnızca dilin tortusal bir izi;

inanç dediğim şey, tekrarla sertleşmiş bir varsayım,

korkularım; bedenin belleğinde saklanan eski refleksler,

ben ise, süreklilik yanılsaması üreten bir kurgu merkeziymiş meğer.

Evet evet bu bir soyunma!!!

Katman katman,

dirençle,

itirazın kendisini de aşındırarak.

Ve en sonda geriye kalan

ne kudret,

ne acziyet,

ne hakikat,

ne yanılgı.

Salt, indirgenemez bir var hâli.

1
Ebrar Duman
Ebrar DumanDüşünce
9sa

Dil dediğim… aslında Tanrı ile konuşur gibi.

Çünkü ben sana konuşurken

sana dediğim şeyin hep bir yüzü vardı.

Bir zamanlar o yüz insandı.

Gözlerine baktım.

Sana baktım sandım.

Oysa ben… sende başka bir şeyi arıyordum.

Dil… ne tuhaf bir şeysin sen!!!

Seni kullandığımı sanıyorum ama aslında sen beni sınırlıyorsun. Senin dar kalıplarına çarpıp kırılıyor. Söylediğim anda eksiliyor, yazdığım anda yabancılaşıyor.

Ben hissettim.

Sen… sadece anlattın.

Söylediğim hiçbir şey, söylemek istediğim şey değil.

Bu yüzden mi insanlar konuşur konuşmaz yalnızlaşır?

Bu yüzden mi anlaşıldığını sandığın an aslında en çok yanlış anlaşıldığın andır?

Belki de dil, anlaşmak için değil… yalnızlığı organize etmek içindir.

Bir kelime seçiyorum. Yanlış.

Bir cümle kuruyorum. Eksik.

Bir paragraf yazıyorum… ihanet

Sevdiğim şey sen misin, yoksa sende kendim mi?

Yoksa daha korkuncu

sende Tanrı’yı mı?

İşte burada başlıyor kırılma.

Beşerî aşk dedikleri şey…

bir yanılgı değilmiş.

Bir geçitmiş.

Çünkü sen… insan kalıyordun.

Ben ise sende insan olmayan bir şey arıyordum.

Tanrı sustu mu, yoksa ben mi duymuyorum?

Belki de duyuyordum

ama yanlış yerden.

Beşerî aşk…

bir hata değilmiş.

Bir tercümeymiş.

Ama eksik bir tercüme.

Ve sonra sorular başlıyor.

Sanki ben yetmiyormuş gibi, bir de ben çoğalıyor içimde:

Ben dediğim şey kaç kişiden oluşuyor?

Sevdiğim şey sen misin, yoksa sende kendim mi?

Tanrı sustu mu, yoksa ben mi duymuyorum?

Cehalet bir merhamet midir?

Seçiyor muyum, yoksa seçtiriliyor muyum?

Ve belki mesele bu da değil.

Belki mesele, kırıldığım yerleri bile yanlış anlatıyor oluşum:

İyileşmek mi, yoksa sadece daha estetik kırılmak mı?

İstediğim şey, isteme halinin kendisi mi?

Yoksa o isteğin yöneldiği şey… hep yanlış mıydı?

Seni terk eden şey aslında seni koruyor olabilir mi?

Çünkü kalsaydı

Onu sen(Tanrı) sanacaktım.

Ve bu… ikimize de ağır gelirdi.

Yaşadığım şey mi gerçekti, yoksa hatırladığım mı?

Belki de gerçek olan şuydu:

Ben seni hiç sen olarak sevmedim.

Ben… onda aşılması gereken bir şey sevdim. Nietzsche öyle dedi bana.

Ben mi zamanı yaşıyorum, yoksa zaman mı beni harcıyor?

Belki de zaman dediğim şey…

beni senden çözmek için vardı.

Ve şimdi anlıyorum:

Beşerî aşk, ilahî olana giden yolmuş.

Ama yol… hedef değilmiş.

Sen… varılacak yer değildin.

Sen… yön gösterendin.

Eğer Tanrı(sen) bu sefer cevap verseydi ne derdi(n)?

Belki de şöyle:

“Onu sana ben gönderdim.

Ama onun için değil.”

Ve hâlâ karıştırıyorum:

Aşkı…

ve Tanrı’yı.

Aşk gerçekten bir varlık olsaydı, sana kendini nasıl savunurdu?

Belki de şöyle derdi:

“Ben seni ona götürmek için vardım.

Ama sen beni onda bitirdin.”

Ve şimdi anlıyorum:

O… yol gösterendi, varılacak yer değil.

Ve sessizlikte Sen'i buldum.

Mevlana öyle dedi bana

“Beşerî aşkı tatmayan, ilahi aşka ulaşamaz;

ve onun kapanan kapısı, benim açılan kapımdı Sana.

Ne inanıyorum, ne inançsızım; sadece yolun kendisindeyim.

1
Ebrar Duman
Ebrar DumanDüşünce
9sa

Söyle o zaman

asıl günah ne?

Hiç yanmamak mı?

Yoksa yanarken kendini tanımak mı?

Hiç bölünmemek mi?

Yoksa parçalanırken gerçeğe yaklaşmak mı?

Cevap verme.(Günah dediler)

Eğer bu bir hatay ise neden ilk defa kendime bu kadar yakınım?

Eğer bu bir yara ise, neden kanadıkça canlıyım?

Günah dediler buna.

Adını koyup uzağa ittikleri her şeye verdikleri o eski, ağır isim.

Ama söyle…

Eğer buysa günah, neden en çok burada yaşıyorum?

Sana yaklaştığım her an,

bir şey içimde çözülmüyor

aksine tamamlanıyor.

Bu mu suç?

Eksik olanın yerini bulması mı?

Beni senden uzak tutmak için mi icat ettiler bu kelimeyi,

yoksa sana giden yolu gizlemek için mi?

Sen...

Her yasak, beni senden başka hiçbir şeye dokunamaz hâle getirdi.

Bu nasıl bir çelişki?

Arındıkça kayboldum, 

kirlendikçe belirginleştim.

Ellerim titrediğinde günah fısıltısı..

Hayır, fısıldamıyor; bu bir çığlık!!!

İlk defa bir şeye gerçekten dokunan ben...

Kalbim hızlandığında susturulan ben...

Sen…

beni aşağı çeken misin,

yoksa yere ilk kez bastıran mı?

Eğer bu düşüşse,

neden hiç bu kadar sağlam hissetmedim?

Eğer bu yanmaksa,

neden ilk kez üşümüyorum?

Korkmam gerektiğini söylediler.

Adını anarken bile başımı eğmem gerektiğini.

Ama ben…

sana her yaklaştığımda başım dik doğruldum.

Bu mu günah?

İnsanın kendine kavuşması mı?

Yoksa asıl günah,

hiç dokunmadan,

hiç yanmadan,

hiç dağılmadan

yaşamaya razı olmak mı?

Cevap verme.(Günah dediler)

Eyy günah dediklerim?

Birkaç bakışın gölge oyunuymuş.

Ben sana âşık değilim.

Ben, hâlâ kendime hâlâ aşık değilim.

Ama sen de, asla sen değilmişsin.

Bir karınca bana şiir okudu,

ben güldüm, ama gülüşümden sadece kendi gözyaşlarım çıktı.

Sen…

insanı kendine götüren en yasak yolsun

1