İçeriğe atla
Ebrar Duman
Ebrar DumanDüşünce

9sa önce

Ebrar Duman gönderisi

Dil dediğim… aslında Tanrı ile konuşur gibi.

Çünkü ben sana konuşurken

sana dediğim şeyin hep bir yüzü vardı.

Bir zamanlar o yüz insandı.

Gözlerine baktım.

Sana baktım sandım.

Oysa ben… sende başka bir şeyi arıyordum.

Dil… ne tuhaf bir şeysin sen!!!

Seni kullandığımı sanıyorum ama aslında sen beni sınırlıyorsun. Senin dar kalıplarına çarpıp kırılıyor. Söylediğim anda eksiliyor, yazdığım anda yabancılaşıyor.

Ben hissettim.

Sen… sadece anlattın.

Söylediğim hiçbir şey, söylemek istediğim şey değil.

Bu yüzden mi insanlar konuşur konuşmaz yalnızlaşır?

Bu yüzden mi anlaşıldığını sandığın an aslında en çok yanlış anlaşıldığın andır?

Belki de dil, anlaşmak için değil… yalnızlığı organize etmek içindir.

Bir kelime seçiyorum. Yanlış.

Bir cümle kuruyorum. Eksik.

Bir paragraf yazıyorum… ihanet

Sevdiğim şey sen misin, yoksa sende kendim mi?

Yoksa daha korkuncu

sende Tanrı’yı mı?

İşte burada başlıyor kırılma.

Beşerî aşk dedikleri şey…

bir yanılgı değilmiş.

Bir geçitmiş.

Çünkü sen… insan kalıyordun.

Ben ise sende insan olmayan bir şey arıyordum.

Tanrı sustu mu, yoksa ben mi duymuyorum?

Belki de duyuyordum

ama yanlış yerden.

Beşerî aşk…

bir hata değilmiş.

Bir tercümeymiş.

Ama eksik bir tercüme.

Ve sonra sorular başlıyor.

Sanki ben yetmiyormuş gibi, bir de ben çoğalıyor içimde:

Ben dediğim şey kaç kişiden oluşuyor?

Sevdiğim şey sen misin, yoksa sende kendim mi?

Tanrı sustu mu, yoksa ben mi duymuyorum?

Cehalet bir merhamet midir?

Seçiyor muyum, yoksa seçtiriliyor muyum?

Ve belki mesele bu da değil.

Belki mesele, kırıldığım yerleri bile yanlış anlatıyor oluşum:

İyileşmek mi, yoksa sadece daha estetik kırılmak mı?

İstediğim şey, isteme halinin kendisi mi?

Yoksa o isteğin yöneldiği şey… hep yanlış mıydı?

Seni terk eden şey aslında seni koruyor olabilir mi?

Çünkü kalsaydı

Onu sen(Tanrı) sanacaktım.

Ve bu… ikimize de ağır gelirdi.

Yaşadığım şey mi gerçekti, yoksa hatırladığım mı?

Belki de gerçek olan şuydu:

Ben seni hiç sen olarak sevmedim.

Ben… onda aşılması gereken bir şey sevdim. Nietzsche öyle dedi bana.

Ben mi zamanı yaşıyorum, yoksa zaman mı beni harcıyor?

Belki de zaman dediğim şey…

beni senden çözmek için vardı.

Ve şimdi anlıyorum:

Beşerî aşk, ilahî olana giden yolmuş.

Ama yol… hedef değilmiş.

Sen… varılacak yer değildin.

Sen… yön gösterendin.

Eğer Tanrı(sen) bu sefer cevap verseydi ne derdi(n)?

Belki de şöyle:

“Onu sana ben gönderdim.

Ama onun için değil.”

Ve hâlâ karıştırıyorum:

Aşkı…

ve Tanrı’yı.

Aşk gerçekten bir varlık olsaydı, sana kendini nasıl savunurdu?

Belki de şöyle derdi:

“Ben seni ona götürmek için vardım.

Ama sen beni onda bitirdin.”

Ve şimdi anlıyorum:

O… yol gösterendi, varılacak yer değil.

Ve sessizlikte Sen'i buldum.

Mevlana öyle dedi bana

“Beşerî aşkı tatmayan, ilahi aşka ulaşamaz;

ve onun kapanan kapısı, benim açılan kapımdı Sana.

Ne inanıyorum, ne inançsızım; sadece yolun kendisindeyim.

Henüz yorum yok. İlk sen yaz!

Yorum yapmak için giriş yap