İçeriğe atla
Çağrı Topaloğlu

14sa önce

Çağrı Topaloğlu "Körlük - Görmek" hakkında

10/10
Körlük - Görmek

Körlük - Görmek

José Saramago

Bu kitabı bir sınıfa koymam gerekseydi siyaset felsefesini seçerdim. Elbette konusu "Herkes bir anda kör olsaydı neler yaşanırdı?" sorusu üzerinden gidiyor fakat bu konu, alt metinde söylenmek istenen siyasi ve felsefi tespitleri kamufle etmek için kullanılmış. Jose Saramago'nun şahsi hayatına baktığımızda da kendisinin siyasetle iç içe olduğunu görüyoruz. Portekiz siyasetinde yer almaya çalışmış bir isimdir. Jose Saramago'nun yaşadığı dönemler, hem dünya siyasetinde hem de yazarın ülkesi olan Portekiz'de otokrasinin hakim olduğu dönemlerdi. Mussolini, Churchill, Hitler gibi dünya siyasetinde aktif olan isimlerin farklı bir versiyonu olan Salazar da Portekiz'in başındaydı. Salazar'ın baskıcı rejimi, insanları hapsedip toplama kamplarına götürmesi ve zorla çalıştırması gibi olaylar, Körlük kitabının gerçek hayattan aldığı esinlerin temelini atmıştır. Yazar, yaşadığı dönemdeki baskıdan o kadar rahatsızdır ki kitabında noktadan başka noktalama işareti kullanmamıştır. Bunun dışında bir noktalama işareti koymayı, okuyucu tahakkümü altına alıp sınırlandırmak olarak nitelendirmiştir. Durma sınırları hariç insanların kısıtlanmaması gerektiğini savunmuştur.

Felsefe açısından da baktığımızda Jose Saramago'nun edebi dönemi, yeni felsefe oluşturan eserlerin bittiği ve kurulu felsefeleri yıkmanın popülerleştiği bir dönemdir. O yüzden Körlük kitabı da postmodern edebiyatın ürünleri arasındadır. Kitapta, insanların kör olma şekli bile yazarın bu konuda verdiği bir mesajı gösteriyor. Kör olan insanlar, beyaz bir körlük yaşıyorlar. Normal körlüğün aksine gözleri görmeyince etraf kararmıyor, beyazlaşıyor. Bu da modernizmin aydınlanmacılığına bir eleştiri, amiyane tabirle "Buyurun size aydınlanma." der gibi modernizmin insanları nasıl körleştirdiğini anlatıyor. Herhangi bir konuda olduğu gibi, aydınlanmada da aşırıya kaçmanın olumsuz sonuçlar doğuracağını ve kitabı yazarken koyduğu noktanın da sınır koymaktan daha çok, aşırıya karşı dur demek olduğunu düşünebiliriz.

Şahsi yorumuma göre körlük, bu kitapta cehaleti temsil ediyor. Aydınlanmacı felsefeyle beraber herkesin mutlu olacağına dair öne sunulan tezlerin, fikirlerin ve mitlerin sadece insanları cahilleştirip modernizmin kölesi haline getirdiğini öne sürüyor. Kitaptaki bununla ilgili metaforları hikayeyle birlikte anlatarak bir özet çıkarmaya çalışırsam daha iyi ifade edebileceğimi düşünüyorum.

Kitabın trafikte bir adamın aracını kullanırken aniden beyaz bir körlüğe yakalanarak başlaması, modernizme yapılacak ilk eleştiri için güzel bir temel atmış. Kör olan adamın trafiği kilitlemesiyle beraber herkesin adama yüklenmesi ve adamın bir derdinin olacağını düşünmek yerine herkesin olaya kendi açısından bakıp bir an önce yolun açılması için çabalamasını alelade bir biçimde göremeyiz. Bir aracı olan ve o ehliyete sahip insanların yani statü sahibi insanların, hayatın akışında ne kadar bencilleştiğini ve akışın durmaması için neler yapabileceklerini bizlere gösteriyor. Keza trafik lambası metaforu da burada önemli çünkü ışıklar görebilen insanlar için anlamlıdır. Kör olanlar yani cahiller için, hiçbir işaretin anlamı yoktur. Ne yaparsanız yapın yol gösteremezsiniz. "Görebiliyorsan bak, bakabiliyorsan gözlemle." cümlesiyle de bu fikrini ifade ederek Platon'un mağara alegorisine de atıfta bulunmuştur.

Devamında kör olan kişiye çevresindekilerden birisi yardımcı olmak istiyor. Kör olan adam, o yabancıdan kendisini eve götürmesini istiyor. Normalde gözleri görmeyen biri, doktora gitmek isterken bu adamın eve gitmek istemesi de durumun geçici olduğuna inandığını gösteriyor. Tıpkı cahil olduğuna ikna olmayan insanlar gibi, o da eve dönerek yani kendi fikrine tutunarak düzelebileceğini düşünüyor. Daha sonra yardım eden kişi, kör adamı eve bıraktığında onun arabasını çalıp öyle gidiyor. Yine modern dünyada insanların zayıflıklarından faydalanan kötü insanları sembolize ediyor. Kitap baskıcılığa karşı eleştirel bir tavır takınsa da nokta koymaktan vazgeçmeyişi de gerekli kurallar olduğuna ve kuralların uygulanarak kötü insanlara dur denilmesi gerektiğini de sürekli gösteriyor.
Daha sonra kör adam, eşiyle birlikte doktora gidiyor ve doktor, muayanesinde adamın kör olmasını gerektiren hiçbir durum olmadığını görüyor. Tıbbın bu körlük karşısında çaresiz kaldığını vurgularken burada tıp, felsefeyi anlatıyor. O dönemki felsefenin, cehalet karşısında çaresiz kalışını aktarmaya çalışıyor. Tıpta nasıl doktorların yetkinliği/güç yetirebilmesi yetersiz kaldığında hastalığa çare olamayacaksa felsefede de filozoflar yetkin değilse cehalete fayda etmeyeceklerdir. Kitap boyunca tek bir kişi kör olmuyor, o da ilk körü tedavi etmeye çalışan ve hastalığa yakalanan doktorun karısı. Doktorun karısı da burada yazarı yani gerçek filozofu temsil ediyor. Hikayenin esas can alıcı kısmına yani karantinaya alınma ve orada yaşananlara geçildiğinde kadının yapacağı her hareketi, siyasi ve toplumsal zorbalık karşısında yazarın düştüğü durum olarak algılayabiliriz. Gördüğünü söyleyememesi ama yine de insanlara elinden geldiğince yardım etmesi durumu da yazarın baskılar karşısında takındığı tavrı gösteriyor. Karantinadaki kadının gördüğünü diğerlerine söyleyememesinin ilk nedeni, karantinadan onu çıkarmaları ve kocasını yalnız bırakacak olma korkusu. Gerçek hayatta da ülkeden sınır dışı edilme korkusuyla doğrudan söylemlerden kaçmasına eş değer. İkinci etapta da insanların onun görme durumunu kullanmasından çekiniyor. Bu da yazarın, doğruları yüksek sesle dile getirdiğinde kendini hedefe oturtup bilmediği güruhlarca kullanılabileceğinden korktuğunu anlatıyor. Bu yüzden yıpratılmaktan çekindiğini ama yine de arada kalmışlığın yaşattığı iç huzursuzluğunu aktarıyor.

İnsanların karantinaya alındığı yer bir ülkeyi, karantina şehriyse dünyayı temsil ediyor. Karantina bölgesinde dünyanın bütününde geçerli olmayan ama körlere has kuralların olması, cehaletin ilkel diplomasisini anlatırken diğer yandan da körlerin başındaki askerlerin, yöneticilerin körlerden korkup onlardan nefret etmesi, güncel siyasetteki iktidarın kendilerinden farklı olanları hastalıklı görmesine ve nefret politikası gütmesine ama buna rağmen de bir şekilde kontrol altında tutması gerektiğine gönderme yapıyor.

Karantina da körlerin sayısı arttıkça yani cehalet yaygınlaştıkça statülerin, körlük tarafından etkisiz hale gelmesiyle yeni koğuşlar ve koğuşlar arası çatışmalar boy göstermeye başlıyor. Sonunda içeriye bir körün silah sokmasıyla cehalet karşısında etkili olabilen en pratik güç kendini gösteriyor. Silahın sahibinin olduğu koğuş, diğer koğuşların haklarına saygı göstermeden istilacı bir tavra bürünüp kısa zamanda isteklerini yaptırmaya başlıyor. İşin ilginç yanlarından birisi de silahın sahibi de kör ve silahın kime doğrultuğu belli değil. Buna rağmen herkes namlunun ucundaymış gibi panik ve korku içinde. Cehaletin silahla ilişkisini en güzel anlatan durum. Bu zorbalıklar karşısındaysa doktorun karısı yani filozof, çantasında taşıdığı bir makası sürekli eline alıp alıp bırakır ve tereddütlerde kalır. Aslında işin felsefesi de buradadır. Makas, yanlışın karşısında yapılması gerekeni temsil eder. Fakat bunun da doğruluğu ve yanlışlığı, daha doğrusu getirileri ve götürüleri vardır. Doktorun karısı, kendini ve diğer insanları savunmak için makasla birini öldürse katil olmuş olacak. Bu ağır bir yüktür. Ayrıca beceremezse veya olası bir aksilikte kendisi de dahil birçok insanın ölümüne sebebiyet verebilir. İşte burada eylemle fikir arasındaki felsefi çatışma devreye girer. Bu çatışmaya karşı uzunca bir süre doktorun karısı ikilemde kalır. Her tereddütte bir haklarını kaybetmeye başlarlar. Önce erzak alamazlar. Sonra erzak karşılığında değerli eşyalarından vazgeçmek zorunda bırakılırlar ve en sonunda da koğuşlardaki kadınları ahlaksız bir şekilde zorba yönetim ister. Doktorun karısı da bu kayıpları yaşamadan fikrini eyleme dönüştüremez. Ancak bu kayıplar yaşandıktan sonra fikir, eylem haline dönüşür ve makas ortaya çıkar.

Burada yaşanan dönüşüm sonrasında da fark ederler ki kendilerini karantinaya sokanlar, artık başlarında yoktur. Bütün şehir körleşmiştir ve artık karantinada kalmak zorunda değillerdir. Yani insanın zihnindeki parmaklıklar esas karantinadır. Yazar, "Tamam, karantinadan çıktık ama bize kim yemek verecek?" minvalinde söylenen insanları da göstererek tam bu kısımda halkı da eleştirir.

Sonrasında ana grubun kendi evlerine dönme isteği ve hayata tutunma çabası anlatılıyor. Herkesin kendinden bir parçaya tutunma çabası yine insanların, her şeye rağmen konfor alanlarına kaçma arzusunu gösteriyor. Doktorun karısının, kendi grubunu koruması adına adam öldürmesi ve dışarıdaki arayışlarında atılgan bir role bürünmesi de filozofun gelişim aşamalarını anlatan bir detay. Ayrıca herkesi kurtarmak yerine kendi grubunu tercih etmesi de sınırlarını çizmek zorunda olduğunu ve grubunun liderliğini üstlenmeyi kabul ettiğini gösteriyor.

Körlükten sonra şehrin karmaşası, kaotik hali, bulaşıcı bir cehaletin tüm sistemleri yok edebileceğini anlatıyor. Şehirde kendi evlerine dönüşler yaparlarken ilk önce ilkelleşmiş, çiğ etle beslenen bir komşuyla karşılaşmaları insan doğasının bir yanını gösterirken diğer tarafta da bir yazarla karşılaşmaları, insan doğasının kendine saygı gösterebilen, insan kalmaya çalışan tarafını temsil ediyor.

Kiliseye gittiklerinde Hz. Meryem ve Hz. İsa heykellerinin gözlerinin bir bezle kapatılması, toplumun bir musibet karşısında kendilerine yapılanın aynısını dini figürlere yaparak hınç alma isteğini temsil ediyor. Ayrıca yazarın inanç sistemine dair fikrim olmasa da bu kitaptan anladığım kadarıyla "Tanrı, kendisine inananlar ölçeğinde insanların hayatında vardır." şeklinde olaya bakıyor. İnanların cehaleti kadar hayatlarında tanrının yeri vardır, paragözlükleri kadar tanrıyı kullanılırlar, erdemleri kadar tanrıyla yükselirler, inananlar kadar iyi veya inananlar kadar kötüdür gibi bir algıyı kitaba yansıtmıştır. Ayrıca kitap boyunca isim kullanılmamasının da insanların yaptıklarıyla var olduğunu göstermek için yapılan bir atıf olduğunu düşünüyorum.

Olay örgüsünden daha çok, kitabın sembolik kısımlarını anlatmaya çalıştım ki kitabı bu gözle okumak bana daha güzel göründü. Sembolizminin yanında güzel de bir olay örgüsünün olduğunu ve özetlemek yerine okunmasının daha iyi olabileceğini düşündüğüm için mümkün olduğunca hikayeye az değindim.

Henüz yorum yok. İlk sen yaz!

Yorum yapmak için giriş yap